Cumartesi, Aralık 31, 2016

Budapeşte

Londra parklar, Paris meydanlar şehri ise Budapeşte heykeller şehridir! 


İstanbul için hep hayal ederdim bunu; hayal ettiğimi Budapeşte'de buldum; şehrin, mutlaka meydanlarına değil ama küçük sokaklarına heykeller dikmek, günlük hayatı tatlı sürprizlerle donatmak güzel olurdu. Heykel derken kasteddiğim, kaideler üzerinde yükselen, insana tepeden bakan anıtsal eserler değil, göz hizasında insanlarla demokratik ilişki kuran sanat eserleri. 

Heykel konusuna ilerde tekrar döneceğim, yalnız şunu da belirteyim, Macarlar bunu biraz abartmış, Ronald Reagan'ın heykelini bile dikmişler. ABD'de veya dünyanın herhangi bir yerinde daha evvel Reagan heykeline hiç rastlamamıştım.


Heykeller şehri derken Tuna'ya da haksızlık etmiş oluruz ama. Budapeşte bir Tuna şehridir; Tuna'nın içinden geçtiği hiç bir diğer ülkenin adı şehirle bu kadar özdeşleşmemiştir, en azından benim nezdimde. Tuna denince benim aklıma diğer şehirler değil Budapeşte gelirdi. Ama Tuna'ya sempati kazandıran Nazım olmuştur bende. Nazım için Tuna memleket, Memet hasretidir; Tuna'nın suyu olmayı,  Karadeniz'den İstanbul'una Memedine varmayı hayal etmiştir. Daha güzel bir hasret şiiri olabilir mi? Bu şiiri okuduğumdan beri Tuna nehirlerin en güzeli olmuştur bende.


Gökte bulut yok,
Söğütler yağmurlu,
Tuna'ya rastladım,
Akıyor çamurlu çamurlu...
Hey Hikmet'in oğlu, Hikmet'in oğlu!
Tuna'nın suyu olaydın,
Karaorman'dan geleydin,
Karadeniz'e döküleydin,
Mavileşeydin, mavileşeydin, mavileşeydin...
Geçeydin Boğaziçi'nden,
Başında İstanbul havası,
Çarpaydın Kadıköy İskelesi'ne,
Çarpaydın, çırpınaydın,
Vapura binerken Memet'le anası...
                                  Nazım


Tuna boyunca yürürken kentin en önemli yapılarından biri, en turistik mekanı olan Parlamento binasının hemen yanında Attila Joseph heykelini göreceksiniz; Macarların en sevdikleri şairleri olmalı ki, yeni Macaristan'ın en önemli yapısı olan Parlamento'nun yanında Tuna'ya bakan hüzünlü bir heykelini koymuşlar; heykel o kadar insani ki yanında oturup onunla birlikte Tuna'yı seyredesiniz geliyor, ki bunu yapmalısınız. 32 yaşında kendini bir trenin altına atarak intihar etmiş; 32 yıllık ömrü ile Macar halkının en önemli şairi olabilmiş.  29 yıllık ömrü ile Türk halkının olmasa bile bizim, benim, dostlarımızın en önemli şairi, canımız Zafer Ekin Karabay'ı getiriyor aklıma. 

              
Budapeşte'de her şey Tuna. Tuna Nazım için memleket hasreti iken yahudiller içinse başka acıların anlamı. Hayatımda gördüğüm en dramatik sanat eserlerinden biri yine Tuna kıyısında, Atila Joseph heykelinin biraz ilerisinde Can Togay tarafından yapılmış 60 Ayakkabı (60 shoes)'dır. Tuna kıyısında ayakkabıları çıkartılıp kurşuna dizilen 60 yahudiyi anlatır. Can Togay da Türkiye'den kaçmak zorunda kalan, ülkesine sürgün bir Türkün Macaristan'da doğan evladı.




Tuna kıyılarında yürüyüp, üzerindeki köprülerden geçip ve en sonunda Gelbert Tepesi'ne çıkıp Tuna'ya bir de buradan baktıktan sonra artık Tuna sizin de sevgili nehriniz olmuş olacaktır. Avrupa'daki diğer nehirler bir yana, Tuna bir yana.

Peki Doğu ile Batı'yı ayıran Tuna mıdır yoksa Boğaziçi midir? Biz Doğu İstanbul'dan başlar deriz, Napolyon ve Troçki ise Doğu'yu Budapeşte'den başlatır. Budapeşte kendine özel güzelliği ile Doğu olamayacak kadar Batı, tek başına Batı olamayacak kadar da Doğu. Bununla birlikte  Doğu bizi anıştırıyorsa Doğu demek de doğru olmaz, "Batı'dan farklı" demek daha doğru olur. Bu, Sovyetlerden mi yoksa kendi tarihsel geçmişinden mi kaynaklı bilemiyorum.  Tarihe ilişkin çok merak ettiğim şey, Sovyetler olmasaydı bugünkü Doğu Avrupa ve eski Sovyet ülkelerinin tarihsel gelişimi nasıl olurdu. Bugün bu ülkelerin Sovyet geçmişi altında yaşadıkları, kendilerince eziyete rağmen bu rejimler bu ülkelere hiç bir şey vermedi mi? Sovyetler olmasaydı Doğu Bloku ülkelerinde kadınlar yine bu kadar sosyal hayatın içinde olabilirler miydi? Sporda, sanatta bu ülkeler bu kadar başarılı olabilirler miydi? Ve şehirleri bu kadar iyi organize ve yeşile doymuş olabilir miydi? 

Kadının özgür olmadığı, kadın erkek eşitliğinin fiiliyatta günlük hayatın içine girmediği toplumların başka alanlarda da ne özgür, ne de  mutlu olamayacağı aşikar. Kadına bakış açısı ve kadının toplumdaki yeri turnusol kağıdı gibi, bir ülke hakkında çok fikir verir. Macaristan hakkında edindiğim fikirler, Türkiye hakkında umutsuzluğumu iyice arttırıyor; kadının Doğu toplumlarında hiç bir zaman bugünkü Batı dünyasındaki konumuna gelemeyeceğini bilmek üzücü. Sene 2016; bu yazı 50 yıl sonra okunurken de maalesef aynı sorunlar konuşuluyor olacak. 

Türklere karşı önyargılı değiller. Belki bunda Osmanlı'nın bu ülkeyi sadece 150 yıl yönetmiş olmasının da payı vardır. Balkanlar'da 400-500 yılı düşününce 150 yıl kısa kalıyor. Geçmişin Osmanlı topraklarından bugüne gelen uluslarda Türklere karşı öfkeli ve önyargılı olmayan iki toplumun Macarlar ve Yahudiler olduğu söylenir.  Yakın zamanda İsrail'de olmasa bile Macaristan'da bunu yıkabileceğimizi düşünüyorum; henüz yeterince Türk Kürt göçmen akınına uğramamışlar anlaşılan. Şehrin her tarafı kebapçı bu arada. 


Hiç bir şehre 3 tam günden az zaman ayırmamak gerekir, yoksa o şehre haksızlık etmiş olursunuz. Budapeşte 3 günü hakediyor; Cuma Cumartesi'ye denk getirip cafelerinde, restoran, bar clublarında keyfinizi çıkartın. Yazın açık hava eğlence alanları meşhurmuş, bilemiyorum. Ama bildiğimiz bir şey varsa o da şehirde bir "ruin pub" kültürünün olması. Instant ve Szimpia Kert en ünlü iki ruin pub. Biz Instant'ı daha çok beğendik. Bu iki bar, her ne kadar underground, avant garde olarak adlandırılsa da geniş turist yığınlarının uğrak yeri olmuşlar, gördüğümüz pek bir avant garde'lıkları kalmadığı. Nevizade benzeri bir yer görmek istiyorsanız Gozsdu Udvar'a uğrayabilir, burdaki bar clublarda eğlenebilirsiniz. Şehirde Club olarak kesinlikle gitmemenizi önereceğim yer Peaches&Cream; Instant'a yakındır. Hellobaby, Ankert, A38 arkadaşlarımızın önerdiği clublar. Bizi götürdükleri yer ise Hellobaby oldu. Eğleneceksiniz.

Lüks alışveriş caddesi olarak Andrayocski Caddesi geçer. 1,7 milyonluk bir şehir ama lüks mağazalar açısından İstanbul'la yarışır. Cadde üzerinde çok ünlü markaları görebilirsiniz. Ortadireğin alışveriş caddesi ise Vaci Utca. Zara, H&M gibi markalar bu caddede.

Binaların dış yüzeyleri inanılmaz süslü. Macaristan'ın bağımsızlık kazanması/kurulmasıyla başlamış bir hareket bu. Avusturya ile yarışırlar ve Avusturyalılara ne kadar kültürlü olduklarını göstermek için olayı biraz abartırlar. Bir süreden sonra binaların dış yüzeylerindeki heykelleri görmez oluyorsunuz zaten.

Tramlere binip rastgele şehri dolaşmanız, plansız şekilde tramlerle şehri turlamanızı öneririm.

En nihayetinde aklımda kalan, Budapeşte'nin Prag-Budapeşte-Viyana tur üçlüsü içerisinde düşünülmeden tek başına, başlıbaşına  bir rota olmayı hakettiği. Size Türkiye'yi unutturabilir, bir kaç günlüğüne de olsa ihtiyaç duyduğunuz oksijeni almanıza yardımcı olabilir.

Pazar, Eylül 18, 2016

İtalyan Rivierası; Cinque Terre, Portofino


İtalya biz Türklere kendini nasıl sevdiriyor ki bir güneyinden giriyorsunuz, bir kuzeyinden; sonra ‘e bu kadar yeter' dediğinizde de bu kez başka bir yeri ile ilgili olarak kendinizi gezi planı yapıyorken buluyorsunuz. Kanımca, İtalya’yı bu kadar sevmedeki en önemli etkenlerin başında damak tadlarımızın birbirine çok benzemesi geliyor. Bir tatilci yeme içmeden memnun oluyorsa diğer her şeyden de memnun olma eğilimine giriyor.

Uzatmayalım, rotamızı tek cümle ile söyleyip detaylara geçelim: Genova’ya varış, 3 gece Rapallo (SML, Portofino, Camogli için), 5 gece La Spezia (Cinque Terre, Lerici, Porto Venere için) ve Pisa’dan ayrılış.

Love in Portofino - Andrea Bocelli  Portofino'da dinlenir!


Ulaşım

Önce ulaşımla ilgili temel bilgileri vereyim. İtalya seyahatlerinde araba kiralamak eğer 4 kişi vs iseniz ekonomik olabilir ve aklıma gelmeyen bazı avantajlar sunabilir ama biz şu ana kadar hiç tercih etmedik. İtalya’da tren ulaşımı sizi kesinlikle mutlu eder. Bazı yerler var ki aracı yanınızda taşımak size külfet olur. Cinque Terre köyleri, Portofino, Lerici, San Terenzo, Porto Venere hep otoparkın kısıtlı olduğu yerler; buralara araba götürmek yüksek sezonlarda başa bela. Cinque Terre’ye zaten araba ile ulaşım imkanınız yok, bu köyleri ya trenle ya da köyler arası patikadan yürüyerek ziyaret edebilirsiniz.

Vakitten kazanmak istiyorsanız daha az sayıda istasyonda duran hızlı trenleri tercih etmekte fayda var.

Biz konaklama tercihimizi ulaşımımızda treni tercih edecek şekilde planladığımız için La Spezia’dan yana kullandık. Eğer araba kiralamışsanız La Spezia’da kalmanız gerekmiyor, daha güzel konaklama yerleri bulabilirsiniz. 

La Spezia’da tren istasyonuna yakın bir yerde konakladık. Konakladığımız yer otobüs durağına da yakın olunca hem Cinque Terre köylerini trenle çok kolay gezdik hem de Lerici ve Porto Venere gezilerimizi otobüsle çok kolayca yaptık. Bu, şu anlamda bir kolaylık sağlıyor: Gündüz Lerici plajlarına gidip akşama doğru otele döndüğünüzde kolaylıkla Cinque Terre’ye gidebiliyorsunuz.

Yazının ilerleyen kısımlarında da anlatacağım. La Spezia gezmelik görmelik bir yer değil sadece ve sadece gece konaklamalık. Çirkin bir şehir.

Genova

Genova‘dan gezimize başlıyoruz, ama başlamasanız da olur! Gündüz vakti Genova’ya iniyorsanız burada vakit harcamanıza hiç gerek yok, çünkü hayat akşamları başlıyor; gündüz tren istasyonuna varıp direkt Genova’dan ayrılın. Bizim gibi gündüzünüzü cansız bir şehirde harcayıp, şehre akşam can gelirken şehirden ayrılmayın. Şehrin merkezi Ferrrari Meydanı (Piazza de Ferrari) ve çevresidir. Bloglarda belirtilen restoranlara uğradık, aman aman bir şey tadamadık. Genova’ya özgü hamur işi focaccia ve farinataların tadına da baktık ama İtalya zaten tamamen hamur işi olduğu için bunun için Genova’da ekstra zaman kaybetmenize gerek yok.  Dediğim gibi, vaktiniz çok çok bol değilse hava alanından tren istasyonuna, tren istasyonundan da doğruca güzelim İtalyan kasabalarına akın. Genova’da iki büyük tren istasyonu var (Principe ve Brignole). Havaalanından bineceğiniz otobüs sizi ikisine de götürüyor. Gideceğiniz yere kalkan en uygun trenin saatine bakıp ikisinden birini seçebilirsiniz. Hiç uğraşmak istemiyorum derseniz Principe’te inin, oradan daha sık tren bulursunuz.


Genova’dan trenle Rapallo’ya geçtik. Rapallo Santa Margharita Liguire ve Portfofino için biçilmiş kaftan. Burada 3 gece konakladık.  SML ve Portofino’yu duyuyorduk ama biz rotamıza bir de Camogli’yi ilave ettik; iyi ki de etmişiz.

Rapallo

Rapallo şirin, lokal bir sahil kasabasıdır. Turistik bir yönü yoktur ama konumu itibariyle turistin de bolca olduğu bir kasabadır. Güzel bir sahil boyu ve sahil boyunda dizilmiş restoranları vardır. Akşam saat 11’den sonra sessizliğe bürünür.  Kasabanın merkezindeki Ristorante Nettuno ve Ristorante Vesuvio akşam yemeklerini yediğimiz restoranlardı. Yemeklerden memnun kaldık ama harikulade diyemeyiz. Turist yoğun restoranlardı; rezervasyon yaptırmanızda fayda var. Yerel halkın tercih ettiği restoranları bulmak için epey uğraştık ama bulamadık. Bulursanız yorumlarınızda belirtirseniz memnun oluruzJ

Rapallo’da tren istasyonuna 10 dakika yürüme mesafesinde bir otelde konakladık. SML’e ve Portofino’ya tren istasyonundan bindiğimiz otobüslerle gittik, ikisi de aynı hat üzerinde. Portofino son durak.  Birbirine yakın kasabalar.

Rapallo’da denize girme şansınız yok. Plajlar SML’de ve Camogli’de.

Santha Margharita Liguire (SML)

Rapallo’da mı konaklayalım SML’de mi diye sorarsanız SML derim. SML biraz daha pahalı olacaktır çünkü Portofino turistlerine ev sahipliği yapmaktadır; ayrıca çok sayıda plaja sahip olması sebebiyle İtalyanların da tatil beldesidir.


Rapallo’ya göre daha organize, temiz ve nezih bir kasabadır. Turistik olmanın getirdiği bir ince dokunulmuşluk vardır.

Plajlar için önden bir araştırma yapmanızda fayda var. Hafta sonları yoğun olduğunu söylemeliyim. Plajlarda şemsiye ve şezlong için kişi başı 20-30 euro arasında ücret ödersiniz; sadece öğleden sonra için giderseniz (saat 14 sonrası) bu ücret 15 euro civarına düşer. Deniz inanılmaz güzel değildir; her zaman söylediğim gibi bizim Ege ve Akdeniz kıyıları deniz açısından muhteşemdir. Ama arzumuz salt bir deniz tatili değil hem keşif hem de deniz tatili olduğu için bize ortalama bir deniz de yeterliydi. İtalyan Rivierası da ortalama bir denizdir. Gündüzünde denize girdiğiniz, akşamında kasabalarını keşfettiğiniz, farklı yemek tadları deneyeceğiniz bir tatil için İtalya denizi de iş görüyor.  Ama yine de hiçbir şekilde buralara Ağustos ayında gitmemekte fayda var. Ağustos ayı İtalyanların tatil ayı.

SML’de kordon boyunda ve arka sokaklarında yapacağınız yürüyüşler, marina bölgesi cafelerinde yapacağınız keyifler size SML’i fazlasıyla sevdirecektir.

SML beachlerinde keyif yaptıktan sonra akşama doğru Portofino’ya gidip akşam yemeğini de Portofino’da yerseniz işte “la dolce vita” kıvamına gelirsiniz. Sanırım böyle bir günün değeri de reklam diliyle “priceless” olur.

Portofino

I found my love in Portofino. Çoğumuz Portofino’yu ilk bu şarkı ile duyduk desek yanlış demiş olmayız herhalde. Bir şarkı sayesinde dünyaca tanınan bir yer olmak her yere nasip olmaz. Biz de dilimizde bu şarkıyla Portofino’ya gittik.

Portofino küçük bir koyda yer alan, kendi marinası da olan küçük bir kasaba. Bir film sahnesini andıran dekoruyla, pastel tonlarda boyalı evleriyle, şık restoranları ile size istediğiniz keyfi fazlasıyla verecektir.


Akşam çok geç saatlerde gitmemenizde fayda var, güneşi de yakalamak istiyorsanız saat 17 sularında Portfofino’da olmak ve akşamı orada geçirmek iyidir. Güneş dağların arkasına erken saatte gizleniyor.  

Portofino ile ilgili yapabileceğiniz en muhteşem şeylerden biri de Portfofino’da bir konseri yakalamanız olur. Tatil planları yaparken, epey önceden müzik etkinliklerine bi bakmakta fayda var. Andrea Bocelli’nin Portofino konseri çok meşhurdur.

Camogli

Camogli’yi çok sevdik. Kendi halinde core bir İtalyan sahil kasabası; turistten çok yerel halkın olduğu bir belde. Bölgede SML ve Portofino popüler olduğu için Camogli’nin adı duyulmaz. Lüks değildir, kendi halindedir. Denizi güzeldir ama dalgalıdır.


Rapallo’da konaklamanın avantajı bir gün SML, Portofino tarafına gitmişken başka bir gün de Camogli’ye gidebilmektir. Camogli’de Portofino şıklığı beklemeyin; Portofino’da yerdeki taşlar dahi bir formülasyona göre dizilmişken Camogli’de hayatın normalliği vardır!

Camogli’de konaklamak isterdik, aklımızda kaldı. Araçla gidecekler için Rapallo’da değil Camogli’de konaklamalarını öneririm. Ama söylemekte fayda var: kendi halinde bir kasaba, akşamları iyice sessizliğe bürünebilir, turistik değildir.

La Spezia

SML, Portofino ve Camogli için konakladığımız Rapallo’dan Cinque Terre, Lerici, Porto Venere için La Spezia’ya geçtik. Rapallo ile La Spezia arası trenle yaklaşık 1 saattir.

La Spezia şehrini seçmemizin sebebi Cinque Terre, Porto Venere, Lerici gibi birbirine tamamen zıt yönlerde olan lokasyonların tam kesişim yerinde olmasıydı. Şehrin kendisi çok çirkin, bir akşam gezmesi dahi burası için fazla diyebilirim. Güzel bir körfezin nasıl hiç edileceğinin çok canlı bir kanıtı, ama biliyorum bizde de bu kanıtlardan çok var, İzmit, İzmir Körfezleri ne güne duruyor diyeceksiniz. La Spezia da tam olarak İzmit’in karşılığı. Endüstriyel bir şehir ve deniz kıyısında yürüme veya denize girme şansınız yok.

La Spezia’da tren istasyonuna yakın bir yerde konaklamanızda fayda var. Cinque Terre köyleri için tren istasyonuna sık gidip geleceksiniz. Biz gündüzleri Lerici plajlarına, akşama doğru da köylere gittiğimiz için otobüsle otele dönmemiz ve otelden trenle köylere gitmemiz için otelin konumunu stratejik olarak iyi ayarladık.

Cinque Terre

Bu tatile çıkmamızın esas sebebi Cinque Terre’yi görüp keşfetmekti; diğerleri gezimizi zenginleştirecek unsurlar olarak dahil oldu planlarımıza.

Cinque Terre İtalyanca 5 dünya/toprak anlamına geliyor; 5 köyden oluşan bir bölge ve UNESCO dünya mirası listesinde.

Denizin hemen dibinden başlayan yamaçlarıyla insanlara pek de kolay yaşam alanları sunmayan bir bölge Cinque Terre. Bulabildikleri küçük koy ve vadilerde yerleşmişler, dik yamaçları da taraça haline getirerek üzüm yetiştiriciliği, şarapçılık yapmışlar. Kaç yüzyılda bu coğrafya bu halini almış bilmiyorum ama bildiğimiz insanının, doğasının kendisine sunduğu zorlu koşullara karşı onu düşmanı bellemediği, doğa ile uyum içinde yaşadığı. Doğa ile yaşam dengesi hiç bozulmamış, örneğin köyleri birbirine bağlayalım diye sahilden bir “yeşil yol” yapmaya girişilmemiş. İtalyanlar biz Türklerden daha fakir ve daha kıt akıllı değil, ama yapmamışlar.  Bazen düşünüyorum, muhtarından bakanına bu milleti ara ara otobüslere doldurup Avrupa’daki bu tür doğal parklara/kentlere götürsek, sonra yine geri getirsek acaba bir şey değişir mi? 


İnsanoğlunun hem bu zorlu coğrafyada geçmişten bugüne verdiği mücadeleye hem de doğaya gösterdiği saygıya saygı ve sevgilerimizi sunuyoruz.

Coğrafyanın kendisinin sunduğu güzelliklere insanoğlu evlerini pastel, turuncu, sarı, kızıl renklere boyayarak katkıda bulunmuş. Günün değişik saatlerinde ışığa göre köylerin atmosferi değişiyor. Biz akşam gün batımlarında köyleri ziyaret ettiğimiz için renklerin en yumuşak hallerinde köyleri zihnimize kazıdık.

Köyler halen insanların normal hayatını sürdüğü yaşam yerleri, Portofino gibi herşeyin mükemmelleştirildiği bir sahne dekoru değil, daha canlı, daha insansı; evin önüne çekilmiş bir sandal da görebilirsiniz, boyaya ihtiyacı olan bir bina da.


Gündüzleri inanılmaz turist yığınlarıyla dolu olduğu için saat 17’den 18’den sonra gitmek daha keyifli olabilir; bir günümüzde gündüzünü tecrübe ettikten sonra ertesinde akşama doğru gitmeye karar verdik. Gündüzleri Lerici plajlarına akşama doğruysa Cinque Terre’deydik. Cinqu Terre köylerinde de kayalıklardan deniz girmek isterseniz kimse size dur demez. Yanınızda mayonuz bulunsun.

Yeme içme bakımında Cinqu Terre’de önemli bir keşfimiz, akılda kalır bir restoran olmadı. Yeme içme için çok yormayın kendinizi, bulduğunuz, gördüğünüz yerde oturun.  Bana göre en güzel keyfi marketten alacağınız Cinque Terre şarabı ve peynirle Manorola’da tepedeki yamaçlıkta yapacağınız akşam ziyafetinden alabilirsinizJ Cinque Terre’nin beyaz şarabı makbuldür.


5 köyü birbirine bağlayan patika yollardan yürümedik maalesef. Her bir akşam La Spezia’dan farklı bir köye gittik. Corniglia’ya gitmedik. Patika parkurlardan yürümek aklımda kalan bir eksiklik oldu. Bunu ihmal etmeyinJ

Köyler hakkında kısaca bilgi verirsek Monteresso en geniş ve kalabalık köy. Plajları da var ama çok çok kalabalık. Bu köyde konaklama imkanları daha fazla olabilir. Vernazza, Manorola tam seyirlik. Manarola’da akşam gün batımını tepeye çıkıp Manarola manzarasıyla izlemeyi ihmal etmemek lazım.

Lerici, San Terenzo

Lerici İtalyanların tercih ettiği yazlık bir sahil kasabasıdır. Yabancı turist çok değildir. Plajlar bakımından zengindir ama dediğim gibi muhteşem bir deniz aramayın. Turistik tarihi mekanlar yoktur. Tipik italyan mimarisinin hakim olduğu yapılar, güzel restoranlar ve yerel halkla birlikte kaynaşacağınız akşamlar size Lerici’ye ilişkin güzel hatıralar bırakacaktır. San Terenzo ile Lerici arası birkaç kilometredir, birbirine bitişiktir. Denize San Terenzo’da da girebilirsiniz.



Aperol Spiritz Kuzey İtalya kokteylidir ama bu bölgenin de esas içeceğidir. İtalya Liguria’sında aperol spiritz pastel tonajları daha bir pastel yapacaktırJ

Porto Venere

La Spezia’ya vardığımız günün akşamına doğruca Porto Venere’ye yol aldık. Porto Venere bizi 12’den vurdu. Küçük bir kıyı kasabası. Manzarası, küçük dar sokakları muhteşem. Keşke gündüzünde gelseydik ve kayalıklarından denize de girseydik dedik.Burada konaklama da yapılabilir.  Tüm yapılarda Cenova bayrakları asılıdır. Gün batımında da çok güzel bir seyirlik sunar.


Şairler Körfezi’nin bir ucunda Porto Venere, diğer ucunda ise Lerici vardır. İkisi arasında botla ulaşım da mevcuttur. Tabii ikisi arasındaki 7,5 km mesafeyi Lord Byron gibi yüzerek de geçebilirsiniz. Lord Byron’ın temel motivi San Terenzo’daki sevgilisi Shelley’i görmekti. İronik olarak ne acıdır ki, Shelley de Şairler Körfezi’nde bindiği teknenin batmasıyla bü dünyayı terk-i diyar etmiştir.

http://www.insanokur.org/kati-olan-her-sey-buharlasiyor-modernite-deneyimi-marshall-berman/

Cumartesi, Ağustos 08, 2015

Midilli - Lesvos

Ege Denizi Balıklarındır!

Midilli’yi biz Midilli olarak biliriz ama asıl adı Lesvos (Lesbos diye okunur)’dur. Adanın Mitillini kenti, ki en büyük kentidir, Türkiye’ye en yakın yer olduğu için biz Türkler de adayı Midilli olarak bellemişizdir.

Adaya 23 Nisan’da gittik, sezon henüz açılmamış, işletmelerin yarıya yakını kapalı. Avrupa turistlerinin adaya gelişi 1 Mayıs’la birlikte başladığı için sezon başlangıcının Mayıs olduğu söylendi. Nisanda geceleri biraz üşüyebilirsiniz. Sıcaklık bakımından Mayıs daha iyi olabilir.



En sonda söyleyeceğim şeyi en başta söyleyeyim: 12 Adanın Yunanlıların elinde kalmış olmasına sevineceksiniz. Daha önceki Thassos Adası ziyaretimizde de benzer sonuca ulaşmıştık, burada bunu teyit ettik. Ada, doğanın en vahşi yaratığı insanoğlunun tahrip edici etkisine maruz kalmamış, Mitillini hariç kötü yapılaşma örnekleri mevcut değil, eskilerin Ege sahil kasabalarını andırıyor. Biz günümüzde tek bir güzel Ege kasabası görebilmek için turizmleştirilmiş, özel olarak canlandırılmış Alaçatı veya Şirince derken ve aklımıza başka bir yer gelmezken ve buralara parayı gömerken, Midilli’nin kasabaları turizmleşmeden bize canlı canlı Ege kasabalarını sunuyor. Özellikle Molivos ve diğer kuzey kasabaları günlük hayatıyla size Ege keyfi yaşatacak yerler. Ancak yaza kalmamanız gerekir; kalabalıklar arasında ve yaz sıcağında aynı zevki alabileceğinizi sanmıyorum. Yazın deniz tatili için Adanın güney kasabalarını tercih edebilirsiniz, iyi plajlar güney batıdaymış. Plajlar konusunda bir tecrübemiz yok.

Adanın kuzey kısmı, Molivos bölgesinin bitki örtüsü olabildiğine yeşil. İlkbaharın doğada yarattığı çılgınlığa bu bölgede tanıklık etmek çok güzeldi.

Konakladığımız yer Petra, Molivos’a yakın bir kasaba (araç ile 5-10 dakika). Deniz tatili için de birebir. Konaklayacağınız otel muhtemelen deniz kıyısında ya da bir sokak geride olacaktır. Petra’yı tarihi yapıları olmayan küçük bir kasaba olarak düşünün. Molivos’ta kalacaksanız, gördüğümüz konum itibariyle güzel bir pansiyon vardı: Marina’s House. Tel: +30 22530 71470


Petra’da Kantina Snack Bar gayet güzel vakit geçirebileceğiniz bir mekan; yemek içinse önereceğimiz mekan Thalassa Restaurant.

Molivos eski dokusu korunmuş, taş yapı evlerin olduğu turistik bir merkez. Çok güzel cafe ve restoranları var. Canlı müzikli bir yunan gecesi için iyi bir adres: Hamam. Her akşam canlı müzik yok. Rezervasyon yaptırmanızda fayda var.

Skala Skamnia çok küçük ve güzel bir balıkçı kasabası. İki ya da üç restoranı var. Bir öğle ya da akşam yemeği buraya ayrılabilir.


Ada’da araba kiralamanız şart, toplu taşıma yok. Adanın kuzeyinde Molivos Mantamados arası köyleri dolaştık, köy kahvelerinde kahvelerimizi içtik. Misafirperverlikleri, sıcaklıkları beni benden aldı. Molivos Mitillini dönüş yolunda Agiassos’a uğradık; vaktiniz bolsa uğrayın, yoksa çok da matah bi yer değil, tur otobüslerinin rotalarında olduğu için turist kalabalıkları mevcut.


Midilli’ye gidiş gelişte en önemli problem gümrük kapılarındaki organizasyon eksiklikleri ve kalabalık ile feribotların Üsküdar Beşiktaş tekneleri ayarında olması. Gidiş geliş yorucu oluyor. Eğer akşam 6’da Adadan ayrılırsanız İstanbul’a dönüşte epey bitap düşmüş olabilirsiniz. Sabah feribotuyla dönmek, kalabalıklara takılmamak için daha iyi bir tercih olur.

Salı, Ekim 07, 2014

Amsterdam, Amstel Dam!

İki ay Den Haag (Lahey) yaşamışlığı, 4-5 defa Amsterdam turistik seyahati sonrası diyebilirim ki, Amsterdam için en güzel dönem eylüldür. Üniversiteler açılmış, öğrenci kalabalıkları azalmış, havanın güneşli, ılık olduğu bir mevsim Amsterdam için muhteşemdir.


Kanal kenarındaki/üstündeki cafelerinde oturmak, kanallarda üstü açık teknelerle kanal turları yapmak, Vondelpark’ta şarap peynir pikniği ve uzun yürüyüşler yapmak için güzel hava şart. O zaman tekrardan diyorum ki, gidecekseniz güneşli güzel havalarda gidin!   

Jordan bölgesinde ev kiralayın; Airbnb.com’dan ev bulun. Market/mutfak alışverişinizi Albert Heijn marketlerden yapın, zaten orada yaşıyormuş havasına girin.

En turistik caddeleri boşverin, evet bir defa dolaşmakta fayda var, zaten şehrin turist rehberlerindeki çoğu şey bu caddeler üzerindedir, gezin görün ama tüm tatilinizi buralarda telef etmeyin.

Vaktiniz epey epey bolsa müze gezin, aksi halde müze gezmelerini İstanbul’a bırakın. Zaten en önemli sergiler İstanbul’a da geliyor artık, İstanbul Modern, Sabancı Müzesi zaten pek çok güzel sergiye ev sahipliği yapıyor. Diyoruz ya, vakit değerli.

Kanallları baz alıp her bir kanal boyunca keyifli keyifli yürüyüşünüzü yapın, kanal kavşaklarındaki cafelerde bol bol dinlenin, icabında marketlerden alacağınız içeceklerle kanal kıyılarındaki banklarda demlenin.


İlk kanal ve en küçüğü Singel, sonra Herengracht daha sonra da Kaisergracht gelir. Gezilerimizde dairesel şekilde bu kanalları gezdik. Kanallar üzerinde özellik arz eden yapılar da var. Kısa bir internet araştırması sonrası yol güzergahınızda bakacağınız evlerin numaralarını haritanızda işaretleyin.

Kanal turunu sakın ha sakın şu üstü kapalı, tourist trap cruiselarla yapmayın hem vaktinize hem de paranıza yazık. İstiflenmiş şekilde oturacağınız bu teknelerin üstü de mika ile kapalı olduğu için dışarıyı net göremiyorsunuz. Ayrıca güneş ışınlarını içeriye katlayarak verdiği için sıcaktan başınız ağrıyacaktır. Hava yağmurlu iken de yağmurdan bir şey göremezsiniz.

Kanal turu için size önerim Dam Meydanındaki Krasnapolsky otelinin arka tarafından kalkan Otele ait üstü açık tekne ile gezi turu yapmanız. Bunu gündüz de gece de yapabilirsiniz. Tekneye erken binin, ön tarafına geçin ve yastıkların arasında uzanın, keyif yapın. Temel nokta; tekneye son binenlerden olmayın, sonlarda kaldıysanız, sonraki tekneyi bekleyin. Bunu özellikle gece turları için söylüyorum. Gece turunun güzelliği ayrı.

Vondelpark’ın keyfini çıkartmalısınız.  Marketten içeceğinizi, sandviçinizi alın, bir öğününüzü burada çimlerin üzerinde geçirin. (Overtoom ile Van Baerlestraat kavşağında bir Albert Heijn var). Eğer ev tutmuşsanız, parkı günlük yaşamın parçası haline getirip koşunuzu/yürüyüşünüzü burada yapın. Burada bol bol vakit geçirip tembellik tatilinin keyfine varın, kalabalıkların keyfine gark olun. Sonra da İstanbul’u düşünüp bize bu tür parkları çok görenlere, şehir içi 3-5 m2 yeşil alanın popülizm uğruna mangal dumanları arasına boğulmasına izin verenlere küfredin. Ama çok düşünmeyin bunları; amacımız uzaklaşmak, beynimizi nadasa yatırmak, değil mi?

Son bir öneri ulaşım konusunda. Malum Amsterdam uçuşları her zaman pahalıdır. Kışın ucuz olabilir ama dediğim gibi kışın gitmenin de pek bir esprisi yok. Rotterdam’a uçun. Hem THY hem de Transavia havayollarını deneyin. Uçağa bindiğinizde yanlışlıkla Konya uçağına bindiğinizi düşünmeyin! Uçaktaki tek turist siz olacaksınız, kalanı Rotterdam çevresindeki gurbetçi Türkler. Bu arada Rotterdam Dan Hague Havaalanı gördüğüm en güzel havaalanlarından; küçüklüğü ve sıcaklığı beni benden aldı.

Cumartesi, Eylül 27, 2014

Sevilla, Yaşamı Sev İlla!

Burası Sevilla, Yaşamı Sev İlla!



Başlığı Mustafa Balbay’dan ödünç aldım.  Il Postino (1994) filminde postacı sevdiği kadına kur yapmak için arkadaşı Pablo Neruda’nın şiirini kullanır, Neruda kendi şiirinin kullanıldığını fark edince mahcup postacının cevabı “şiir onu yazanın değil ihtiyacı olanındır” olur.  Benim de Sevilla için güzel bir başlığa ihtiyacım vardı; teşekkürler Balbay.

Sev illa derken, Sevilla’yı mutlaka sevmek zorunda değilsiniz, o kendisini zaten sevdirecektir size. Romantik serseri(!) kralı sayesinde zaten gitmeden aşık olacaksınız bu şehre. Rivayet odur ki, Sevilla’nın son Müslüman kralı Al-Mutamid çok iyi bir şairdir, sokaklardaki şiir atışmalarında hep üstün gelir; ama bir defasında ince bir ses onu bastırır. Granadalı bu kız kralı kendine aşık eder ve sarayına gelin gider. Ancak bir süre sonra kız ben Granada’ya gitmek istiyorum, Granada’yı özledim deyince kral nedenini sorar; Kralın aşkı Sevilla’da hiç kar yağmadığını söyler. Bunun üzerine kral şehrin bütün sokaklarına turunç ağacı diktirir. Bahar gelince turuncun beyaz çiçekleri şehri bembeyaz bir kar bahçesine çevirir.

İşte böyle bir hikaye ile başlayacağınız Sevilla gezisine zaten baştan krediyi sonuna kadar açmış olarak çıkıyorsunuz.

İspanya’nın güneyinde ve de bir iç şehir olmakla birlikte The Guadalquivir nehri sayesinde Atlas Okyanusu'na bağlanır (Atlas Okyanusu’na uzaklığı 87 km). Bu nehir sayesinde Kolomb gibi denizciler yelkenlileri ile birlikte Sevilla’dan yola çıkıp yeni dünya’yı keşfe çıkarlar. Bu çıkışların şehre dönüşü altın ve diğer ticari mallar ile olur. Yeni dünyanın nimetlerinden ilk Sevilla nemalanır. Müslümanlar zamanında zaten zengin olan şehir İspanyolların eline geçtiğinde de zenginliğini katlar.

Sevilla’ya Avrupalı tüccar aileler, bankerler bürolar açar, para olunca zevk sefa sanat kültür de gelir. Carmen, Sevilla Berberi, Don Giovanni operaları bu şehirde geçer. Her Türk okur yazarının olduğu gibi benim de okumak için aldığım ama bir türlü okuyamadığım Don Kişot bu şehirde yazılır.

Sevilla’ya maalesef doğrudan uçuş yok, Malaga’ya gidip buradan üç saatlik bir yolculukla Sevilla’ya varabiliyorsunuz. Malaga’da hiç vakit kaybetmenize gerek yok, hiç şehre uğramadan doğrudan Sevilla yoluna da girebilirsiniz.

Gidilecek mevsim kesinlikle ilkbahar olmalı. Nisan Mayıs idealdir. Yazın çok sıcak olacağından uzak durulmalı.

En başta karşılaştırma ile başlayayım. Barselona’ya göre çok daha fazla ispanyoldur; Barselona daha bir uluslararasılaşmış bir şehir. Yerel tadlar, yerel bir hava için Sevilla Barselona’dan önde gelir. Sevilla’nın bir Gaudi’si yok ama katedrali ve Alcazar bahçeleri ile bunu telafi edebilir. Ayrıca Gaudi mimarisinin de abartıldığını düşünüyorum.

Öncelikle nerede kalınır. Biz her ne kadar kalmamışsak da Santa Cruz bölgesini (Barrio de Santa Cruz) öneririm. Bizim kaldığımız otel bu bölgeye 15 dak. yürüme mesafesinde Hotel Americano. Bu otel de güzeldi, memnun kaldık.

Sevilla’da ne yapmalı?

Şehir küçük bir şehir. Avrupa’nın en büyük katedrallerinden biri (üçüncü büyük) şehrin merkezinde. Katedral ziyaret edilebilir. Katedralin pek çok özelliği kendini farklı kıldırıyor; ama samimi söylemek gerekirse derdimiz katedral ziyareti değil, katedralin çan kulesinden (La Giralda) şehre tepeden bakmaktı, bu vesileyle de katedral ziyareti yapmış olduk. Katedral içinde Kolomb’un mezarı var ama Kolomb’un burda tüm vücudu mu yoksa tırnakları mı gömülü bilmiyoruz:) Olay Dominik Cumhuriyeti ile İspanya arasında büyük bir çekişme konusu. Her ikisi de Kolomb’un vücudunun kendisinde olduğunu iddia ediyor.  Katedraldeki mezarda Kolomb’un tabutunu taşıyanlar Kolomb’un keşiflerinin finansörleri. Mezarın Küba’dan 1899’da buraya nakil edildiği söylenir.

Katedral bir camii yıkılarak yerine yapılmış, camiiden geriye turunçların olduğu avlu haricinde bir tek minaresi kalmış, onu da tepesine çan ekleyerek çan kulesi yapmışlar. Kule bizde olsaydı diyeceğimiz şey “Fatih bunu atla bile çıkabileceği şekilde yaptırmış” olurdu. Geniş bir çıkış merdiveni ile kulenin tepesine varıyorsunuz; sizi güzel bir Sevilla karşılıyor. Turunç ağaçları kısa kaldığı ve sokaklar dar olduğu için sokaklardaki yüzlerce turunç ağacını göremeden şehri görüyorsunuz. Tepeden bakınca yeşilsiz beyaz renkte bir Sevilla çıkıyor karşınıza.

Katedaralden sonra ikinci gezebileceğiniz yapı Alcazar. Alcazar El-Kasır’ın ingilizceleşmiş hali. Saray 1366 yılında hizmete girmiş, İspanyol kralları 700 yıl boyunca bu sarayda yaşamışlar. Kirstof Kolomb gibi denizciler kraliçe tarafından sefere bu saraydan uğurlanmışlar. Endülüs araplarına hayran bir İspanyol kralı sarayın belli bölümlerini müslüman ustalara yaptırınca ortaya müslüman ve İspanyol kültürleri karışımı bir saray çıkartıyor. Avrupa’da halen kullanılmakta olan en eski kraliyet sarayı imiş.1995’de Kral Carlos’un kızı Elena’nın Katedral’deki nikahından sonraki düğününe ev sahipliği yapmış, zaten Katedral’le kapı komşular. Kraliyet ailesi üyeleri Sevilla’ya geldiklerinde burada kalırlarmış. Tabii ziyaretinizde size bu yerler gösterilmiyor:)

Bir öğleden sonrasını Katedral ve Alcazar’a ayırdıktan sonra tembellik yapmaya, yeme içmeye başlayın, aralarda sıkıldığınızda İspanya Meydanı neymiş, bi görelim deyip oraya gidin, aaa bi de nehir varmış deyip isterseniz nehir kıyısına gidin, Altın Kule’nin yanından geçin, arenanın içine girmeyin, gidin bir sokakta cafede oturun ve erken yaz güneşinin keyfini çıkarın. Dedim ya, sakın ha yazın gitmeyin Sevilla’ya.


Genel seyrüseferimiz bu minvalde giderken hep Santa Cruz’dayız tabii ki. Santa Cruz burda da var demeyin. İspanyolca, Portekizce Kutsal Haç anlamına geldiği için tüm Katolik dünyasında Santa Cruz’lu nice yerler, bir şeyler göreceksinizdir. Farklı olarak burdaki Santa Cruz’un biraz dramatik bir hikayesi de vardır.  

Sevilla’nın Sevilla değil de İşbiliyye olduğu zamanlarda yani İspanyol hükümranlığı öncesinde bu bölgede Müslüman ve Yahudiler yaşarmış.  İspanyollar İşbiliye'yi ele geçirdiğinde Müslüman ve Yahudilere iki seçenek (!) sunmuşlar: ya sev (din değiştir), ya terket! Terk edenler olmuş, din değiştirenler de. Bir de üçüncü yolda gidenler: din değiştirmiş gibi yapıp da değiştirmeyenler. Katolikler bunun farkına varınca yeni dünyadan akan ganimetler zenginlikler sayesinde her gün her hafta düzenlenen şenliklerde halka domuz salamı dağıtmaya başlamışlar. Dağıtanların biraz peşinde de askerler. Bir kez, iki kez, üç kez almayanlar, demek ki domuz etine karşı duyarlı olanlar yani hala  kendini Müslüman, Yahudi görenler. Bundan sonra malum işkenceler, öldürmeler, katliamlar. Dinler adına geçmişte öldürülen binlercelere dahil olan yeni binlerceler. Alcazar surlarına doğru yaklaşınca birbirine paralel iki sokak göreceksiniz Calle Vida (Hayat Sokağı) ve şimdiki adıyla Calle Susana (Susana Sokağı) veya eski/bilinen adıyla Death (Ölüm Sokağı). Bir baskında Calle Vida’nın sonunda Alcazar surlarında gedik bulup buradan kaçmayı başaran Yahudilere atfen sokağın adı Yaşam Sokağı olarak verilmiş. Hayat Sokağı yönüne değil de diğer sokak yönüne kaçanlar ise Katoliklerin mezalimine kurban olmuş ve sokağın adı ölüm sokağı olarak kalmış. Bugün bu sokak Susana Sokağı olarak haritalarda yer alır.



Susane’ın da ayrı bir hikayesi var. Dönmüş görünüp de dönmeyenlerden biri de Susane’ın tüccar babasıdır. Susane’ın babası diğer Yahudileri de toplayıp bir isyan organize etmektedir. Ama bu arada Susane da Katolik İspanyol bir soyluya aşıktır. Ona bir şey olacağından korkup babasının bu teşebbüsünden onu haberdar eder. İspanyol da durumu ilgili otoritelere bildirir ve Susane’ın babası ile birlikte tüm arkadaşları yakalanır ve ölüme mahkum edilir. Yaptığından büyük pişmanlık duyan Susane da ölümüne kadar evinden dışarı çıkmaz ve vasiyetinde de başının evinin sokağa bakan dış duvarına asılmasını ister. Bununla hem pişmanlığını hem de Katoliklerin ikiyüzlülüğünü göstermek ister. Susane’ın kafatası 17. Yy sonlarına kadar duvarda asılı kaldığı söylenir.

Santa Cruz geçmişte bu tür acılara ev sahipliği yapmıştır. Bugünse Sevilla’nın en canlı ve turistik bölgesidir. Ara sokaklarında gezip, kafelerinde kahvenizi yudumlamak Sevilla’dan alacağınız keyfi arttıracaktır. Alcazar Sarayı ve Katedral de Santa Cruz’a komşu olduğu için zaten bu bölge her zaman yol güzergahınızda olacaktır.

Nerede yenilir, içilir, eğlenilir?

Hem kaldığımız otele (Hotel America Sevil) yakın olduğu hem de daha önce hakkında bir arkadaş tavsiyesi geldiği için ilk uğradığımız ve sonrasında gene ama gene uğradığımız yer Bodega Dos De Mayo oldu. Lokal halkın fazlasıyla rağbet ettiği ama turistin de eksik olmadığı bir mekan. Tapasın binbir çeşidine nail olun, barda oturup, insanların yediklerine göre bundan da bundan da istiyorum deyip, yiyemedikleriniz için ertesi güne aklınızda ve midenizde yer bırakın. Limonlu birayı da deneyin burda. Servis için aman aman bir şey beklemeyin, dediğim gibi lokal bir yere gidiyorsunuz, buna göre gidin.

Santa Cruz bölgesinde dolanırken öğlen vakti menüsünde fish and chips  yiyebileceğiniz bir mekan: Freiduria Puerta De La Carne. Balık çeşidi bol, elde alıp götürebilir ya da dışarda oturup keyif yapabilirsiniz. Mekanın olduğu Calle Santa Maria De Blanca bölgesi zaten cafe/tapasların olduğu işlek bir cadde.

Bu arada güzel sangriaya pek de rastgelmediğimizi söylemeliyim. Sangria sangria diye çıldırmayın, güzel sangrialar beklemeyin.

Her bir meydanı keşfedin, her bir meydanın bir cafesine, barına, tapasına oturun, hem kendinizi şımartın hem de yerel halkı gözleyin.

Plaza del Salvador akşamları İspanyollarla birlikte bira içmek için güzel bir meydan. Herkesin ayakta takıldığı, bol konuşmalı bol kahkahalı barlarda kendinize ispanyol birası söyleyip keyif yapın. Gündüz vakti bu meydanda bir şey olacağını düşünmüyorum. Daha çok iş insanlarının, beyaz yakalıların takıldığı barlar bunlar. Biraz daha gençleşelim, daha salaşlaşalım ama daha da cümbüşlenelim derseniz ordan hemen  biraz daha yukarıya doğru kıvrılın, Calle Alfalfa’ya çıkın. Burası daha çok öğrenci mekanı.  Dolayısıyla eğlence daha geç saatlere kadar sürüyor, fiyatlar iyice dip yapıyor. Buranın da keyfi sürülmeli, İspanyol insanının neşesine enerjisine gark olunmalı.

Sıra geldi flamenkoya. Turist rehberlerini, otel resepsiyonlarındaki broşürleri boşverin, Carboneria’ya gidin. Santa Cruz muhitinde arka taraflarda salaş bir mekan. Flamenkonun keyfine varın. Flamenkonun en iyisi burda mı izlenir bilemem ama böyle bir yerde izlemek kesinlikle güzel. Duvarlardaki poster ve fotoğraflar, verandadan sarkan saksılar, oturduğunuz derme çatma banklar kendimizi turist gibi hissettirmediği için epey bir zevk aldık. Bu arada, flamenko gösterisi bittiğinde de hemen mekanı terk etmeyin, diğer salonunda size yine küçük bir müzik dinletisi yapılacaktır ve daha sonra da dilinize hep dolanacak Sevilla şarkısını dinleyeceksiniz. 


Sierbes Sokağı alışveriş sokağıdır, beylik markaların olduğu bir İstiklal Caddesi varsayın. Bu sokaktan zaten bir şekilde geçersiniz. Daha orijinal bir şeyler alacaksanız Santa Cruz bölgesindeki küçük mağazalar daha etkileyici.

Zavallı İstanbul! Doğu Roma’dan, Osmanlı’dan ne aldıysa üstüne gram bir şey koymadı, kalanları da yok etmekle meşgulüz. Sevilla Endülüs’ten geçmişten kalanları koruyor, üstüne de modern mimariyi ekliyor. İşte Metropol Parasol de böyle bir şey.



Aşağıdaki fotoğrafı ekliyorum, çünkü hala ne yaptıklarını öğrenemedim. Hz. Google bile cevaplandıramadı. Bir bileniniz varsa, paylaşırsa minnettar olurum. Bu adamlar ne yaparlar böyle?

Cumartesi, Nisan 26, 2014

York

New York'a adını vermiş şehirdir York. Tarih acı sosunu göçmenlerin memleket hasretlerinden devşirmektedir herhalde.  İngilizlerin yaptığının benzerini 1920'lerde mübadele ile Trabzon, Of'tan göç ettirilen rumlar Yunanistan'da yapmışlar, kasabalarının adını Nea Trapezounta (Yeni Trabzon) koymuşlar. Bugün 450 civarında nüfusu olan bu kasabanın meydanında bir kemençe heykeli vardır. 

Londra’dan sonra ne kadar da şirin, ne hoş, ne kadar sıcak ve ne iyi ettik de buraya uğradık hissi hakimken,  Edinburgh’tan sonra York mu? “E güzeldi de, biraz turistik gibi sanki” derken bulduk kendimizi. Ama pişman mıyız? Asla! Sadece Edinburgh’un o büyüleyici ve ihtişamlı atmosferinden olsa gerek York gibi şipşirin bir şehrin bıraktığı tüm izler silinmişti bizden. Ama gene de Londra’dan Edinburgh’a karayolu ve/veya demiryolu ile gidilecekse York’a uğranmalı, ara sokaklarında ve parklarında turlanmalı, küçük hediyelik eşya satan dükkanlara girilmeli ve hoş bir tebessümle surlarında yürürken hoş manzara fotoğrafları alınmalı diye düşünüyoruz. Şehri çepeçevre saran surlarda tam tur yapamadık, vaktimiz yetmedi, pek de gerek var gözükmedi.

Biz zaten nadir bulduğumuz güneşe kıyamadık, kah parklarda bahçelerde, kah sokaklarda yürüdük durduk, müzelere girmek istemedik, katedrallerden gına geldiği için katedraline de girmedik (Avrupa'daki her katedral, mübarek dünyanın en büyük katedrali diye anılıyor-bunlarda da bir rekabet, bir kandırmaca gırla gidiyor). 

Size çok fazla bir tarif vermeyeceğiz, alacağınız bir şehir haritası size yardımcı olacaktır. 


Shambles sokağını belleyin ve bu sokak ve etrafında vaktinizi geçirin, şehrin turistik sokağı burasıdır. Minyatür evler, daracık sokaklar eğer hayal gücünüzü zorlarsanız sizi uzak geçmişe götürecektir. Tüm o mekanlar bugün cafe ve hediyelik eşya mağazalarına döndüğü için tarihlerini hayal etmek biraz da sizin hayal gücünüze kalıyor.



Son olarak, York iyidir, hoştur da benim asıl aklımda kalan ve tüylerimi halen diken diken eden Clifford’s Tower’ın merdivenlerinde fotoğraf çekerken gördüğümüz sırt çantalı, yaşlı ve yalnız bir  adamın boynunda asılı taşıdığı tek taş yüzüktür. 

Cumartesi, Mart 15, 2014

Edinburgh

Yıllar önce üniversite okumayı düşünürken, kader kısmet yıllar sonra turisti olduk bu şehrin, iyi  ki de olmuşuz, büyük keyif aldık, ama diğer yandan iyi ki de öğrencisi olmamışım, yoksa bu soğukları yıl boyunca çekemezdim.

Londra’ya gidiyorsunuz ve aklınızda kuzeye gitmek de var. Kesinlikle yapın bunu. Sabah erkenden Londra’dan ayrılırsanız York’a bir uğrayın, günü York’ta geçirin, akşama da York’tan Edinburgh’a. Türkiye’ye dönüş de Edinburgh üzerinden  yapılabilir. Rotamız kısaca böyleydi. (York’ta tren istasyonu yakınında bir emanetçi var, bavullarınızı oraya bırakabilirsiniz)


Ekim 20’de gittik. Soğuktu, üşüdük. Önerimiz Edinburgh gezinizi bu zamana bırakmamanız. Üşümenizde bir neden de, dışarda, üşüdük bir cafeye bir mekana girip ısınalım diyemezsiniz, oralar da soğuk, üstünüzden montunuzu çıkaramıyorsunuz.

Üşüdük, üşüdük de sıkıldık mı? Hayır. Edinburgh’tan keyif alacağınız kesin. Edinburg size kendinizi farklı bir çağda hissettirecektir.  Fantastik sinema-edebiyat hayranları içinse zaten biçilmiş kaftan; Harry Potter burada yazılmış, bkz: Elephant Cafe).   Gece Old Town’da dolaşırsanız sessizlik ve kasvet hafif bir ürküntüye yol açabilir, tabii yazın bu şekilde bir sessizlik ve kasvet olacağını sanmıyorum.


Edinburgh gizemine ilişkin son söz 15 ile 18. Yüzyıllar arasında 2.500’e yakın kadın erkek cadı oldukları gerekçesi ile yargılanmış, bunların yüzde 67’si infaz edilmiş. Ortaçağı böyle karanlık geçmiş bir ülke, ki benzeri İngiltere için de söz konusu, bugün % 100 okuma yazma oranı, % 50 üniversite mezunu nüfusu ile geçmişini 300-400 yy değil 300-400 bin yıl geriye göndermiş.

Old Town’da Grassmarket Street’te Grassmarket Hotel’de kaldık, tavsiye ediyoruz. Küçük güzel sürprizlerle donatılmış bir otel. Duvarınızda bir sudoku olacak. Tebeşirle dolduruyorsunuz (şayet doldurabilirseniz), housekeeperlar ertesi gün sudokunu yeniliyor.  Alt katında bir pub/bar var. Zaten Grassmarket barların olduğu ve yerel halkın da rağbet ettiği bir bölge. Cuma Cumartesi akşamları publarda İskoçlarla birlikte gayet güzel eğlenebilirsiniz.  

Otelin hemen altında Last Drop var, asılacaklar/idama gidecekler son içkileri için buraya getirilirmiş:) Otelden yukarı döndüğünüzde Victoria Street üzerinde The Bow Bar yine uğrayacağınız bir yer olabilir. Daracık bir mekan ama kendi müşteri kitlesi olduğu kesin. Grassmarket ile Lothian Road’u bağlayan W Port üzerindeki Dragonfly da unutmayacağım bir yer. Yeni şehir tarafında Rosa Street’te de publar barlar var ama gitme şansımız olmadı.

Yemek konusunda aman aman aklımızda bir yer kalmadı. Illegal Jack’s Sout West Grill’inde burrito aklımızda kalan nadir şeylerden. Yemek konusunda kendinizi mutsuz hissederseniz Hard Rock Cafe’ye yolunuzu düşürüp mutluluk bataryanızı bir iki bar yukarı çıkarabilirsiniz.

Şehir hakkında kısa bir rota bilgisi vereyim. Sırtınızı tren istasyonuna verdiğinizde sol tarafta kalenin olduğu yer ve arkası Old Town, sağ tarafınız ise Yeni Şehirdir. Old Town’da Royal Mile diye adlandırılan Edinburg Kalesine çıkan yol sağlı sollu yapılarıyla tam bir masal diyarı. Royal Mile birden çok caddeden oluşuyor, kafanız karışmasın. Lawnmarket, High Street Royal Mile’ı oluşturan caddelerden bazıları. Buradan Kale’ye çıkacaksınız. Kale’den güzel bir Edinburg manzarası görürsünüz, ancak Edinburg Kalesi eksik bir Edinburg manzarası, Kız Kulesi eksik bir Boğaz manzarası gibi olur. Kale'de beni en çok etkileyen şeylerden biri kraliyet köpekleri için yapılan mezarlıktı. Her bir köpek için ayrı bir mezar taşı vardı.


Princess Garden üzerindeki Scottish National Gallery ziyaret edilebilir. Müze de iskoç ressam W. Allan’ın Slave Market tablosu ilginizi çekecektir. Resimde İstanbul’da köle pazarından bir yunan kızını satın alan Osmanlı Paşası resmedilmiş.

 
Kale’ye mutlaka uğrayacaksınızdır tahminen. Yazın çok uzun kuyrukların olacağını sanıyorum. Kalenin içinde pek bir şey yok, crown of the scotland haricinde.  Bir de Savaş Müzesi’nde Çanakkale’de şehit olanların isimlerini görünce İskoçya nire Çanakkale nire! dememeniz ve savaşlarda ölen gencecik çocuklara üzülmemeniz içten bile değil. 

Kale ile yeni şehir (new town) arasındaki güzelim parkın adı Princess Street Gardens.  Güzel havalarda kesinlikle çok güzel vakit geçirilebilir. Princess Street ana caddeleri, New Town’ın Old Town’a bakan yüzü. Kaleyi merkeze alarak şehrin merkezinde bir yürüyüş dairesi çizebilirsiniz.  Princess Street’ten kale solunuzda kalıp yürüdüğünüzde Lothian Road’a sola dönün, bu cadde de tiyatro binaları ve restoranları ile işlek bir caddedir. Lothian Road üzerinde yine sola döndüğünüzde Grassmarket’e çıkacaksınızdır. Grassmarket meydanından da yukarı doğru çıktığınızda Royal Mile’a varırsınız.

Diğer bir yürüyüş yolu da Princess Street’e paralel uzanan Quenn Street’tir. Lüks mağazaların olduğu bu caddede de güzel vakit geçirebilirsiniz. Her iki cadde arasındaki George Steet’i es geçmeyin.

Viski meraklıları için the Scotch Whisky Heritage Museum ziyaret edilmeli.

Havaalanı şehre uzak değildir. Airlink otobüsleri ile çok kolay varırsınız (40-45 dak).

Aceleye getirmeyin, araya sıkıştırmayın, en az 2-3 gecenizi mutlaka Edinburgh’a ayırın!

Evinize döndünüz ve içinden edinburghlar geçen bir film izlemek istiyorsanız Ken Loach ustanın The Angels' Share filmi izlenmeli.