Çarşamba, Aralık 28, 2005

Londra, Avrupa'nın Başkenti; Ama Orası Avrupa Değil Ki!


Avrupa’nın Başkenti! Ama Orası Avrupa Değil Ki, Başka Bir Yer!!

Avrupa’nın başkenti demek yanlış olmaz herhalde. Ama Avrupa’nın hiçbir kentine de benzemiyor, sanki Avrupa’da ama Avrupa’ya ait değilmiş gibi! Zaten öyle bir ayrım var ya, Ada ve Kıta diye.

Çok kısaca; İngiliz’den çok yabancının yaşadığı bir kent; bu kadarını hayal etmiyordum. Tam bir festival, hareket kenti. Yaşam çok hızlı akıyor. Eğlencenin hiç durmadığı kent.




Publar
İngilizler nasıl bu kadar mutlu olabiliyor? Herhalde yanıtlardan biri de pub kültürü. İş çıkışı puba uğramak 2 tek atıp eve gitmek rutinin bir parçası. İki tek attıktan sonra yüzünüzde bir gülümseme olması da normal!! Şaka bir yana, İngilizler cidden neşeli olmayı, rahat olmayı içtikten sonra çok iyi beceriyorlar, cidden de iyi içiyorlar!! Publardaki muhabbet ortamı kahkahalar gayet yüksek volümde. Publar genelde 23’e kadar açık, 23'ten sonra ruhsatı olmayanlar kapatıyor. Publar kapandıktan sonra clublar devreye giriyor. Clublar inanılmaz. Bir gazeteci bir tatil gezisinde gozlemlemişti: Akdeniz kıyısı ülkesi insanları içip etrafı gözlemeyi (dikizlemeyi), Kuzey Avrupa Anglosakson insanları ise çılgınca dans etmeyi severler diye! Gözlem kesinlikle doğru, ama içtikten sonra bu işin kuzeyi güneyi kalmadığı da bi gerçek:)

Saat 23’ten sonra içki satışı yasak. Marketlerden içki satın alamazsınız, publar içki satışı yapamaz, 23’ten sonra da içeriye müşteri alamaz, içerdekilerin çıkması beklenir, saat 1’e kadar açma ruhsatı olan pub, 1’de kesinlikle kapatır. Onun için bazen yollarda ellerinde biralar karaborsa satış yapan göçmenleri görürsünüz.

Cuma cumartesi geceleri, gece hayatının zirveye vurduğu gecelerdir, bazı yerlerde pazar akşamlarında da devam eder bu. Undergroundlarda sarhoş veya sızan kişilere yardımda bulunma ihtimaliniz yükselir.
Başımdan geçen bir olay; gece 1 civarı trene bindim eve gidiyorum. Metro istasyonunda iki genç kız ve bir delikanlı alkolden sızmış olan bir genç kıza yardım etmeye çalışıyor, hemen bir metro görevlisi geldi, doktor çağırmaya gerek olup olmadığını nazik bir dille sordu, gençler hayır deyip teşekkür ettiler. Görevli fazla müdahale etmeden uzaklaştı. Bizde böyle bir şey mümkün olabilir miydi bilmiyorum. Trenin kalkmasına yakın delikanlı kızı trene taşımak istiyor ama ne mümkün, kızlar da yardım ediyor ama kız ceset gibi ağır. Yardım ettim, karga tulumba taşıdık. Trende öğrendim ki yardım eden delikanlı ile onun kız arkadaşı diğer sızmış kız ile arkadaşını tanımıyormuş, onlar da yardım ediyorlarmış.İki alman kız ve bir ingiliz çift. Trende yol boyunca arkadaş olduk, sarhoş kız ile arkadaşının inmesi gerekiyor ama kızı taşımak bayağı zor olduğu için kız ayılıncaya kadar trenle son istasyona kadar gitmeye karar verdiler. Ben artık dayanamayacağım deyip hadi eyvallah dedim. İngiliz çift, hiç tanımadıkları iki alman genç kız için trende yollarına devam ettiler. Oysa ben biliyordum ki dunyadaki tek yardimsever, iyilik timsali olan insanlar sadece biz, muhteşem türkleriz!

Publarda biraların genel fiyatının 2.5-3 pound arasında olduğunu; 17-19 saatleri arasında happy hours uygulayan barların olduğunu ve bu barlarda her türlü kokyteylleri deneyebileceğinizi söyleyebilirim. Slug and Lettuce’ler güzel, bi yer bilmiyorsanız bu barlara gidebilirsiniz. Picadily Circus civarında önerebileceğim yer Warwick Bar. Picadilly Circus'tan Oxford Circus’a doğru giderken sağdan 2. veya 3. sokağa girdiğinizde (Warwick Street) karşınıza çıkacaktır. İçecek konusunda kararsizsaniz kendinize bir güzellik yapın, Purple Rain kokteyli ile muhabbetinize başlayın.

Club olarak Walkabout’lar gayet iyi. 21’den önce girerseniz giriş ücreti ödemezsiniz, 21’den sonra 5 pound galiba. Genelde club girişleri centralda 10 pound.Damsız girilmez diye bir kural yok ama spor ayakkabı ile de giremezsiniz tabii! Kılık kıyafetiniz uygun olursa her yere girersiniz. Walkaboutlar Avustralyalıların. Eğlenmesini bilen çok sıcak insanlar. Leicester Square etrafındaki Cheers ve Ekinoks gibi clubların önunde uzun kuyruklar oluşur, buralar genelde yabancı turistlerin mekanlarıdır.
Pub, club olayı için centrala gelmenize gerek yok, kentin her bölgesinde gayet iyi clublar bulabilirsiniz. Kingston’da gittiğim bir club 3 katlı muhtesem bir yerdi. Salı günleri öğrenci partileri oluyor. Öğrenci kartınızı göstermeniz gerekir; ama ben nasil içeri girdim bilmiyorum!!

Wimbledon’da cumartesi gecesi gittiğimiz Walkabout önceki gece alması gerekenden fazla müşteri aldığı için ceza almış; dans yasaklanmış, içerisi tıka basa dolu ama dans yok. Müzik gene var. Müziğe ayak uydurup dans eden bir arkadaşımızı görevli özür dileyerek uyardı. Yüksek volümde müzik, alkol her şey var ama yine de dans etmeme ceza istisnasız uygulanıyor. Uygulanmamasının sonucunun kötü olacağı biliniyor çünkü. İnsanlar da yavaş yavaş clubı terk edip yakındaki başka bir cluba gitmeye başladılar.

Nasıl üşümüyorlar!!!
Bizler gömlek montla dolaşırken İngilizleri salt bir tişörtle veya bir ingiliz kızını üzerinde minimum(!) kıyafetle görebilirsiniz. Onlara özenip benzerini yaptığım oldu, üzerime çok bir şey almadan dışarı çıktığım; ama dönüşüm hep eziyetli oldu!! Onlara özenmeyin derim, ama kapalı bir mekana gidiyorsanız ve gideceğiniz yerde üstünüzü çıkartma şansınız varsa dıştan iyi giyinip içten salt bir tişort veya gömlek giyebilirsiniz, çünkü dışarıda geçireceğiniz vakit genelde metro ve otobüslerde oluyor, onlar da yeterince sıcak. Ki, Londra'nın havası Türkiye'de bahsedildiği kadar da kötü değildir; sıcaklık 5-15 derece arasında değişir kışın!

Tabii ki demokrasi!
Aşağıya bir fotoğraf koyuyorum: Westminster'da Parlamento binasının karşısında konumlanmış sabit (!) göstericilere ait bir fotoğraf. Pankartlar özellikle Irak işgalini protestoya dönük. Pankartlardan birinde Blair için yalancı (Bliar), bir diğerinde "Baby Killers" yazıyor. Daha sert pankartlar da var. İngiliz demokrasisi ve parlamenter geleneği konusunda konuşacak çok şey var; o da ayrı bir yazı konusu olur. Londra'yı gezerken Mülkiye'den değerli anayasa profesörü Cem Eroğul hocamız da zihinsel arka planda bize hep eşlik etmiştir; onun öğrettikleriyle Londra'yı gezdim, herhangi bir başka kılavuza gerek duymadım.

Ayrıca bu parkta İsrail'in Filistin'deki işgal ve diğer insanlık dışı politikalarını protesto eden Filistin yanlısı bir göstericiyi hemen fark edeceksinizdir. Sabahın erken saatlerinden akşamın geç saatlerine kadar burada yeri sabit. Yaşlı ama genç diyebiliriz onu için! 50'li yaşlarda ama bizden daha genç. Kış soğuğunda yarı çıplak günlük sporunu yapıyordu bir keresinde.

Londra'da Marks and Spencer'in önünde de her zaman gösteriler olur. Bu şirketin İsrail'i maddi manevi olarak desteklemesi doğal olarak tepki çekmektedir. Londra Oxford Street'teki şubesinin önünde bu durumu protesto eden stand kurmus göstericiler göreceksinizdir. Onların standını geçtikten 5-10 metre sonra ise İsraillilerin standı vardır, onlar da bildiri dağıtmakta, M&S'i sahiplenmektedirler. Olayın güzelliği, birbirinden ölesiye nefret eden iki tarafın bu kadar yakın mesafede birbirlerine sözlü veya fiziki olarak saldırmadan kendi düşüncelerine uygun mücadele vermeleridir. Bundan çıkartacagımız çok ders var! Böyle bir ortam için Türkiye'de bir asır geçmesi gerekiyor sanırım. Benim ömrümün böyle bir demokrasi anlayışının Türkiye'de mevcut olacağı günleri görmeye yetmeyeceği aşikar.

Parklar

Londra parklar şehri. Londra’yı Londra yapan en önemli unsur. Parklar arasında ayrım yapamazsınız, hepsi çok güzel. Çoğu, zamanında zenginlerin avcılık merakından dolayı korunmuş ama sonrasında da geliştirilmiş yerler. Yazın belki çok daha muhteşem olur ama sonbaharda da parklarda ata binenler, spor yapanlar, bisiklete binenler, uçsuz bucaksız yeşilliklerde yağmur yağdığı halde golf, futbol oynayanlar. Yaşamın keyfi başka türlü nasıl çıkartılabilir ki. Bazı parklarda ilginç şeyler de görebilirsiniz. Parkın açılış kapanış saatleri oluyor; mesela Regents Park akşam 18'den sonra kapalı. Sabah 5-6 gibi açılıyor.

Richmond Park'ı da vaktiniz olursa gidin görün, keyfini çıkartın, hem çıkışta Richmond town'a da uğramış olursunuz; kaymak tabakasının oturduğu çok güzel bir kasaba. Parkta geyik görmeniz de mümkünmüş, ama ben göremedim! Ki bir süreliğine oturduğum evimin penceresi de Richmond Park’a bakardı. Thames boyunca parkta yürüyebilrsiniz. Bazen Thames’ten geçen bir bot patika yolunuzun suyun altında kalmasına yol açabilir! Parka Richmond’ın üst tarafından girerseniz büyük ihtimalle tüm parkı tepeden gören banklarda oturacaksınızdır. Sonrasında sinemadayken hoş bir sürprizle karşılaşabilir, oturduğunuz bankta Nicole Kidman’ın oturduğunu görebilirsiniz. The Hours’ın ilk sahnelerinden biri. Bi de siyaset bilimcilere bir not, Magna Carta da Richmond Park’da okunmuş.


Thames

İngilizlerin yöneticilikteki başarısını kimse inkâr edemez herhalde. O kahverengi suyun (Thames) etrafının nasıl bu kadar başarılı bir şekilde organize edilip pazarlandığını görünce şaşırmamak elde değil. Thames’e bakan evlerin fiyatları da çok yüksekmiş. Thames boyunca yürüyüş yolları var. Hiçbir yerde yürüyüş yolunuz kesilmiyor, her yer kamuya açık; bir yapı yapılmışsa da önünden bir yürüyüş yolu geçiyor, yani sıradan vatandaşın nehirle bağlantısı hiçbir şekilde kesilmiyor.

Thames’e bakınca insanın içinin burkulmaması elde değil. Hele içinden deniz geçen bir şehirde yaşamışsanız. Güzelim Boğaziçi, değerini çok daha fazla anladım ama yapabileceğim bir şey yok. Bir İstanbullu’nun Boğaz’da ne kadar sınırlı alanda denizle birebir teması var. Karaköy’den yürümeye başlasa yalılardan, saraylardan, lailalardan, özel mülklerden dolayı çoğu kez Boğaz'ı göremeden yoluna devam eder. İşte kastettiğim de bu, Thames’te özel mülkünüz de olsa özel mülkle Thames arasında kamu için mutlaka bir yürüyüş yolu var.


Spor

Londra sonrası evet spor yapacağım, dönüşte spora başlayacağım dememek imkânsız. Spor hayatın bir parçası. Parklarda, yol kenarlarında günün her saatinde koşan insanlar görüntünün doğal bir parçası. Geceleyin nehirde kürek çekenler, yağmur yağdığı halde veya soğukta koşanlar sporun yaşamın nasıl doğal bir parçası olduğunun işareti. Nike koşusuna 30 bin kişi katılmıştı. Şehrin en işlek merkezi, görülmeye değer caddeleri trafiğe kapatılmış, bir şölen havasında yapılmış bir yarış. Sadece o değil, bir akşam Regent Street’te yürürken birden 100’lerce patencinin caddeden müzik eşliğinde geçtiğini görmeniz mümkün. Hayatı eğlenceli kılmayı başaranların insanlar olduğunu anlıyorsunuz. Evet doğa önemli ama Londra’nın iklimi, doğası hayatı eğlenceli kılmak için tek başına çok da müsait değil; ama insan faktörü devreye giriyor.

Müzeler
Tüm müzeleri gezmeye kalkmayın, yoksa altından kalkamazsınız. Keza bütün eski yapılar korunmuş, pek çoğu müze yapılmış; yapacağınız en belli başlılarını gezmek. Herkesin ilgi alanı farklıdır ama Natural History Museum’a mutlaka maksimum zaman ayırın. V. Albert’i görmezseniz çok da önemli değil. Bir de anladığımız bir şey var; ingiliz zenginler bizlere ait eserleri toplayıp sonra bize sunuyorlar, Mısırdan, Mezopotamya’dan, Anadolu’dan dünyanın diğer bölgelerinden toplanmış eserleri gidip ziyaret ediyorsunuz. Diğer pek çok şeyde olduğu gibi müzecilikte de müthiş başarılılar, sergilemeyi, ‘show’ işini çok iyi beceriyorlar.

V. A. Museum’u reklamı en fazla yapılan müze, ve tam bir işletmecilik başarısı, düzenlenen sergiler, partiler sayesinde İngiltere’nin en fazla ziyaret edilen müzesi ünvanını taşıyor. Yandaki fotografta V. A. Museum'un girişindeki bir süsleme olayını görüyorsunuz!

Natural History Museum’da inanılmaz şeyler göreceksiniz; http://www.nhm.ac.uk/ Bu müzeyi ziyaret etmeden Londra'dan ayrılmayın.

Alışveriş ve Christmas Çılgınlığı

Fiyatların Kıta Avrupası fiyatlarının pounda çevrilmiş şekli olduğunu söyleyeyim. Avrupa’da 1 euro olan şey burada 1 pound. Avrupa daha ucuz. Kılık kıyafette de aynı şey söz konusu, aynı ürünü Avrupa’da 200 euroya alırken Londra’da 200 pounda alırsınız. Tekstil için bir Türkün gidip oradan alışveriş yapması çok mantıklı değil, şayet Dolce Gabbana, Armani Valentino vs giymiyorsa. Yoksa diğer şeyleri Türkiye’den de alabilirsiniz. İngilizler ne anlar modadan deyip, bu işin Akdenizlilerin işi olduğunu söyleyelim, yapacaksanız alışverişinizi İtalya’dan yapın.

Aşağida Harrods'in otobusten zar zor çektigim bir fotoğrafı var, görüldügü üzere çok net değil. Harrods'ın arap patronu ile İngiliz hükümeti ve kraliyeti arasındaki kavgalar için google'i bir yoklayın.
İngiltere’de fiyatların Avrupa fiyatlarına geldiği dönem Christmas sonrası donemdir. 26 Ocak sonrası. İnsanlar mağazaların önünde sabahları kuyruğa giriyorlar. Ama fiyatlar dediğim gibi ancak o zaman bizim fiyatlara geliyor; çok indirim yapan mağazaların stilleri de pek parlak stiller değil, NEXT veya Marks&Spencer. Oralardan alışveriş etmeseniz de bir şey kaybetmezsiniz.. GAP veya Zara’da % 50 indirimler oldu, oralarda bir şeyler bulabilrisiniz ama dediğim gibi Zara’nın fiyatı indirim sonrası ancak İspanya fiyatlarına geriledi. Yani bir farkı yok. Tabi tax free buyuk avantaj vergiden kurtarıyorsunuz. Yaptığınız alışverişlerin kdv’sini ancak non-eu ülkesine uçarken geri alabilirsiniz. İspanyadan İngiltere’ye giderken İspanyadan yaptığınız alışverişin vergisini ancak İngiltere’den Türkiye’ye dönerken alabilirsiniz. Heatrow’da tax free deskinden paranızı alabilirsiniz. Nakit talep edin. İspanya devletine ödediğim vergiyi İngiliz havaalanından geri alabileceğime inanamamıştım, güzel bir sürpriz oldu benim için. Unutmadan tax free için 180 eu üzeri alışveriş yapmanız gerekir. Vergi iade oranları da genelde % 18.

İndirimleri takip etmeniz de gerekir. GAP’te beğendiğim bir atkıyı indirimde alırım diye bekledim, evet indirimde 18 pound olan atkı 9 pounda düşmüştü ama atkıların yerinde yeller esiyordu, beğendiğim atkının sadece kapışma esnasında yırtılmış bir parçası kalmıştı. İyi ki alamamışım sokakta gördüğüm her iki kişiden birinin boynunda benim atkıdan vardı!

Çinliler, Japonlar inanılmaz. Gucci’nin önündeki sokağa taşan 20-25 metrelik kuyrugun % 80’ini onlar oluşturuyordu.

Yemek

Farklı lezzetleri denemeyi sevenler için Londra eşi bulunmayacak bir yer herhalde. Çok değişik ülke mutfaklarını burada deneyebilirsiniz. Çin, Tai, Hint, İran, Lübnan mutfakları ilk aklıma gelenler. Çin mutfağından hoşlanmadım, hoşlanamıyorum da. Japon mutfağı için önereceğim yer Çin mahallesinin hemen kenarında (?? adini hatirladigimda yazacagim!) adlı küçük bir restoran. Japon bir arkadaşın tavsiyesi ile gittik. Sushi ile kendinizi sınırlamayın. En güzeli 20 veya 21 numaralı menüyü alıp her şeyi tatmanız(numara veriyorum, çünkü bu ülkede kolay kolay bişey değişmez, 10 yıl sonra da herhalde bu menü aynı olacaktır:). Geleneksel Japon içkisini içmeyi unutmayın; bizim rakının onlardaki muadili oluyor bu. Biraz sert ama madem Japon mutfağı diyorsunuz tatmak lazım:)

Uzakdoğu mutfağını denemek istiyorsanız Wagamama denilen restoran zincirlerine de gidebilirsiniz, Londra’da her semtte var hemen hemen. Öğleleri de ful dolu oluyor bu restoranlar. Ful İngiliz desek yeridir aslında. İngiliz mutfağının fakirliğinden mi yoksa gelir seviyesinin yüksekliğinden mi bilmiyorum ama İngilizler hep dışarıda mı yer diye sormadan edemiyorsunuz. Öğle yemeğinde dahi Uzakdoğu restoranları full İngilizlerle dolu olunca insan şaşırıyor.

Fish and chips olayına gelirsek… Yağda kızartılmış mezgit balığı (bizdeki mezgit değil, bu büyük mezgit) ve patates kızartması. Dikkat edeceğiniz, yağın her gün değiştirilip değiştirilmediği. Aynı yağda birkaç gün balık kızartan bir yerden fish and cheaps yerseniz herhalde hayat boyu bir daha tekrarını düşünmezsiniz. Nerde fish and chips yenir mutlaka size tarif ederler. Madam Tusot’un arkasında bir yer varmış, ben gitmedim, arkadaşlarım çok övdü. Ben size Putney’den bir yer önerebilirim. Eğer Putney bölgesinde oturuyorsanız, Putney Tren istasyonunun arkasına doğru 200-300 metre giderseniz Putney muhitinde ünlü olan bir fish and chips mekanına ulaşmış olursunuz. Fish and chips bana göre çok yağlı ve ağır; aman aman bayıldığımı söyleyemem.

Marketlerde her tür hazır gıda mevcut. Size sadece mikrodalga veya fırında ısıtmak ya da pişirmek kalıyor. 2-5 pound arasında çok leziz şeyler bulabilirsiniz.

İngilizce öğrenmek için gidilecek son yer!

Londra İngilizce öğrenmek için gidilecek en son yer; kastettiğim dil okuluna giderek dil öğrenmeye kalkmayın; Türkiye’de dil kursuna gidin, sonrasinda İngiltere’ye belli bir seviyede İngilizce ile gelip burada başka türlü kurslara gidin. http://www.hotcourses.com/ dan seçin. Eylül sonuna kadar bu kurslar başlar. Sonrasında kayıt yaptıramazsınız. Felsefe, tarih, müzik, dans, her çeşit kurs var; buralarda İngilizce bilen insanlarla veya İngilizlerle birlikte olma imkânınız yüksek, ancak bu şekilde dili öğrenebilirsiniz; dil kursunda Uzakdoğulularla birlikte İngilizce öğrenme süreciniz çok uzar. Veya bir master programına gidin. Diyeceğim salt İngilizce için dil kursuna giderek dil öğrenme işini Londra’da yapamazsınız veya çok uzun sürede yapabilirsiniz. Londra’ya dil oğrenmek için gelen Türk öğrenciler genelde düşük ücretli işlerde çok çalışıp tasarruf ederek belli bir dönem sonra Türkiye’ye dönüş planları yaptıkları için ne Londra’nın ne de Avrupa’nın sosyal yaşam imkanlarından yeterince yararlanabiliyorlar; bu demek değildir ki hiç yararlanmıyorlar; Londra’da asgari bir sosyal yaşam bile İstanbul’daki ortalama sosyal yaşam aktivitelerinden fazladır. Burger King’te çalışan bir öğrenci bile akşamları publara takılabilir ve hafta sonu ücretli kaliteli bir cluba gidebilir; tatile de gidebilir. Sosyal imkan ile kastettigim mutlaka bir bara veya cluba gitme olayi degildir tabii. Spor yapma kolayliklari, ; sosyal külturel organizasyonlara katılma imkanları çok daha fazladır, Türkiye ile mukayese edildiğinde.

Kahrolsun İmajımız!

Tarkan’ın değerini anladım. Tanıştığım Brezilyalısı Güney Korelisi, Yunanı ve bilimum diğer milletlerden insanlar Türkiye deyince Tarkan diyor. İstanbul’dayken pek de önemsemediğim Tarkan bir dünya markası olmuş. Tabi jeopolitik öneminden başka bir şey sunmamış bir ulusun üyesi olarak mutlu oluyorsunuz, pop sanatçısı olmuş, futbolcu olmuş sizin için pek fark etmiyor.
Orhan Pamuk’un yaşattığı mutluluk için de Pamuk’a teşekkür. Metroda karşınızda oturan bir ingilizin Orhan Pamuk okuyor olması sizi mutlu ediyor. Türk imajı o kadar olumsuz ki bu tür şeyleri görünce mutlu olmuyorum, beni ilgilendirmiyor demeniz veya "cool" bir tavır sergilemeniz çok zor.

Türk imajı rezalet! Tabii bunda tarihsel, sosyolojik ve de Türkiye topraklarından kaynaklanan etmenleri bir yana birakirsak, göçmenlerin payı çok yüksek. İngiltere’de uyuşturucu ticaretinin bir dönem Türklerin elinde olması, Türklerin karıştığı şiddet olaylarının fazlalığı ve eğitimsiz Türk göçmenlerin kötü imajımıza etkisi çok yüksek. Tabii Türk diyorum ama bunu siz Kürt ve Türk olarak da okuyabilirsiniz. Türkiyeli Kürtlerin olumsuz davranışları sözkonusu olunca adres Türk kimliğine çıkıyor ama normalde uyruğunu sorduğunuzda kürdüm diyor. Ben de bi Kürt arkadaşıma sitemimi ettim: kardeşim madem Kürtsün şu uyuşturucuymuş, çetelermiş onlardan da kendi payınıza düşeni sahiplenin, onları ne diye Türk diye lanse ettiriyorsunuz:) Yanlış anlaşılmasın bu konuda Türkler ve Kürtler beraber uğraş vermişler!! İmajdaki payımız ortak.
78 Maraş Katliamından sonra bütün Pazarcık Londra’ya göç edince, İngilizlerin aklı karışmış. Her nerelisin sorusuna karşılık Pazarcıklıyım cevabını duyunca “Pazarcık mı büyük Türkiye mi büyük” diye soruyorlarmış:)

Bir de şöyle bi rivayet varmış; zamanında Türkler/Kürtler buraya göç etmeye başlayınca Londra Belediyesi bunları nereye yerleştirelim gibisinden kara kara düşünüyormuş. Kuzey’de siyahların yaşadığı bir bölge varmış, burası da belediye için müthiş sorunlu bir alanmış, suç oranları çok yüksekmiş. Belediye nihayetinde bu siyahların hakkından ancak Türkler gelir kararıyla Türkleri bu bölgeye yerleştirmeye karar vermiş; bir taşla iki kuş misali. Türklerin yerleşiminden sonra ilk haftalarda siyahlardan bayağı bir öldürülen olmuş, bölgede siyahlar tarafından işlenen suçlarda azalma olmuş (bunun yerini Türkler tarafından işlenen suçlar almış olabilir:). Netekim(!) ırkçı da değiliz, bu da biline; hepimiz zenciyiz.

Londra’da Yaşanılacak Yer?

Bana göre güney ve veya güneybatı Londra, Londra’da yaşanılacak yerdir. South Kensigton-Chelsea-Fulham-Putney-Wimbledon-Richmond hattı en güzel yerler. Kuzeyde Türk mahalleleri ve siyah bölgeleri var. Doğu çok sakat. Putney’de haftalık 100 pounda single bir oda kiralayabilirsiniz. Ulaşım haftalık zone 1-2 için sınırsız travel card ile 23 pound. Otobüs (bus pass) tüm zonelar için haftalık 9.5 pound.

Oda kiraları merkezden uzaklaştıkça düşüyor. Roomshare odada kişi başı 60-70 pounda merkeze yakın bir yerde kalabilirsiniz, Eğer sevgilinizle birlikteyseniz 120-130 pounda double oda bulabilirsiniz. En iyisi http://www.gumtree.com/ a bakmanız. Ev kiralarken genelde 2 haftalık ücret kadar depozito verirsiniz. Çıkmadan 15 gün önce haber vermeniz şart. Son 2 haftayı depozitonuz ile kalırsınız.

Türklerle aynı evde kalmamanız en güzeli. Farklı kültürlerden insanlarla tanışmak istiyorsanız Türk evlerinden uzak durun. Irkçı değiliz ama siyahlarla yapamayacağımızı da biliyorum, 15 gün bi siyah mahallesinde siyahlarla aynı evde kaldım; çok gürültücüler, sessiz konuşmayı bilmezler:)

Evlerde genelde her şey mevcut. Bir şey götürmeniz gerekmiyor; tabii çarşaf nevresim olayı temizlik hassasiyetinizle ilgili. Evler genelde ful oluyor, çamaşır makinesi, buzdolabı, fırın mikrodalga ve bütün mutfak gereçleri mevcut olur. Mutfak ortak kullanılır. Aynı evde farklı bireysel hayatların bir arada devam etmesi için herkesin bir diğerinin haklarını kabullenmesi şart. İşte bunun mümkün olabileceğini görüyorsunuz.

Evlerde kadınlı erkekli kalınabilir. Bu demek değildir ki mutlaka sevgili olunur. Dediğim gibi herkesin görünmez bir alanı var ve sadece fiziksel mekân paylaşılır, başka şeyler karışmaz:) Türkiye’de kadınlı erkekli aynı evde birlikte yaşanıldığında ne sonuçlar doğabileceğini tahmin edebiliyorum. Her neyse:) Bir yüzyıl sonra belki mümkün!!!

Oxford City

Oxford City tam bir üniversite kenti; biz Oxford Universitesi'ni tek bir kampüs olarak düşünüyorduk ama tüm şehre yayılmış yapılardan oluşuyor. Sakin bir kent; her taraf bisikletlerle dolu, tam bir öğrenci kenti. Öğrenci olarak gidecekseniz tabii ki farklı bir konseptte düsünmek lazım. Şayet maksadınız sadece gezmek ise günübirlik bir tur yeter de artar bile. Burada nerelere gidilebilir; National History Museum’un küçük bir kopyası var, vaktiniz varsa kesinlikle görmelisiniz, aynı şekilde bilim müzesini de.
Kiliseden sonra devam edin; nehri takip edin, güzel bir yürüyüş yolu var, bir daire çizerek yine kiliseye varırsınız.
Clinton ve pek çok ünlünün gitmiş olduğu University College var, Oxford University'e bagli bir kolej. Aslında tek tek kolej ve unlu ismi vermek anlamsiz, pek cok bildik isim gecmistir bu kolejlerden.
Bu fotoğrafı tabii ki ben çekmedim, google'dan buldum. Oxford City'nin nasıl bir yer olduğunu gayet başarili bir şekilde gösteriyor. Bu yapıların büyük çoğunluğu üniversite ve kolejlere ait yapılardır.

Victory Coach istasyonundan 12 pounda gidiş dönüş bilet alıp otobüsle gidebilirsiniz, 1.5 saat mesafede.

Velhasıl, 1 günlük tur Oxford City için yeter de artar bile.

(Eylul-Aralik 2004)

1 yorum:

Baykal Binay dedi ki...

Yillardan sonra Londraya disardan bakabilmenin nasil bir duygu oldugunu yeniden yasadim.
Sanirim en guzeli de bir kente disardan bakabilme yetini kaybetmemektir.Kaybetmissen, oralisndir artik ve cok da ilginc gelmez etrafinda olup bitenler yasamin gunluk akisi icinde...
Tesekkurler Senol!