Çarşamba, Mayıs 30, 2007

New Orleans

Ev arkadaşım Rebecca’nın memleketi. Evde New Orleans plakası ve fotoğrafları gördüğümde nedir bu demiştim.. Kendisi Kalifornia doğumlu ama büyükanne ve büyükbabasının memleketini memleket bellemiş. Bana bu kadar uzak olan bir yere gideceğimi tasarlamamıştım. Henüz 10 gün önce Rebecca'nin anne babasına Florida’ya arkadaşıma gideceğimi söyleyince "o zaman New Orleans’a gitmelisin" demişlerdi..

Florida’da, Yaşar’ın, güneyin en platonik adamının ve hayati hala türkülerle yasayan dostumun yanındaydım. New Orleans’ı görme fikri uç verdi aramızda, yola koyulduk, Talahassee’ye 380 mil mesafede New Orleans. Yoldayken telefonda konuştuğum Melih “babacığım” ‘gönlüm New Orleans’ta kaldı deyince görmeye iyice heveslendiğim bir şehir oldu New Orleans.
En başta şunu söylemekte fayda var; N.O. Katrina’dan sonra nüfusunun yarısından fazlasını kaybetmiş bir şehir ve şehirde hala daha kasırganın ve terk edilmişliğin izlerini görmek mümkün. Amerikan hükûmetinin New Orleans için pek de titiz davranmadığı, yaraları sarmak konusunda pek de aceleci olmadığı herkes tarafından kabul edilen bir düşünce. New Orleans’ın (!) şanssızlığı Irak işgali ile ayni donemde kasırgaya maruz kalması. Irak New Orleans’tan daha önemli Bush için. Ve de herkesin paylaştığı başka bir görüş de kasırgaya maruz kalan şehrin New Orleans değil de bir kuzey eyaleti olması durumunda devletin göstereceği ilginin çok daha farklı olabileceği şeklinde. Katrina’nın maliyeti 60 milyar dolar civarında olmuş; 20 milyar dolarını sigorta şirketleri karşılamış, bir 20 milyar doları bağışlardan, geri kalanı da devlet tarafından karşılanmış.

Evet, New Orleans denince akla ilk gelen şey caz. Havaalanınım adi da Lois Armstrong havaalanı zaten. Şehrin en önemli caddesi Canal Street. En önemli oteller bu cadde üzerinde konumlanmış. Yeni New Orleans, is merkezleri Canal Street’in bir tarafında, eski New Orleans yada turistik New Orleans (French Quarter) caddenin diğer tarafında. Caddenin ve French Quarter’in en önemli ve gözde sokağı Bourbon Street. Gece kulüpleri, her türlü eğlence mekanı bu sokak üzerinde kurulmuş. Çok uzun bir sokak. Her yerde olduğu gibi burada da en canlı gece cumartesi geceleri.
New Orleans Boston New York gibi büyük Amerikan şehirleri haricinde sokaklarında gece de insan görebileceğiniz bir yer. Güneyin turistik şehri. Turistlerin ne kadarı Kuzey’den bilemiyorum ama tam bir iç turizm kenti. Coğrafi konumu gereği yabancı turistin pek de çok olmadığı bir şehir.

Ne yenir, nerelere gidilir?

Rebecca’nin tavsiyesine uyduk; Bourbon Street üzerinde Acme Oyster House’ta ilk yemeğimizi yedik. Kapısında her daim kuyruk olan, geçmişi 1900’lerin başına kadar giden bir yer. Ne yedik? Chargrilled Olyster güzel; öneririm ama karninizi doyurmaz o başka. Fiyatlar biraz yüksektir. İstiridyeyi, karidesi, baliği (catfish) yağda kızartıp sandwich yapıyorlar. Tabii, bunlarin ne istiridyeliği kalıyor, ne de karidesliği..kesinlikle önermem. Daha ucuz bir mekan olan Morespo nehre yakın Decatur Street üzerinde. Jambalaya en meşhur güney yemeği; karidesli, sucuklu bir pilav. Benim hoşuma gitti. Hatta domatesli pilava karides ilave edip bir tür Türk jambalayası girişiminde bulunacağım:)

Bu arada, Bourbon üzerinde yolu yarıladıktan sonra sağ tarafta bir ara sokakta Ali Baba dönercisini bulabilirsiniz. Ama dönerin kıyma döner olduğunu, yurtdışında döner yememenizi öneririm. Yani sadece varlığından haberdar olun; acil durumlar için kullanın.

Court of Two Sisters Bourbon Street üzerindeki başka bir meşhur restaurant.

Müzik için Preservation Jazz Hall Rebecca’nin önerdiği diğer bir mekan. Kapısındaki uzun kuyruğu görünce bu hemen anlaşılıyor. Program 20-23 arası. Biz girmedik, dolayısı ile müziği konusunda kendi görüşüm yok. Bourbon üzerinde sol tarafta ustu açık, önünde cazcı heykelleri olan yer caz dinlemek için güzel bir tercih olabilir.

Nehir kıyısına indiğimizde çok da kayda değer bir şey bulamadık. Mississipi olanca bulanıklığı ile akıyor, dolaysı ile nehrin kenarının çok rağbet görmemesi normal. Nehir kıyısında duyacağınız müzik, buhar vapurundan gelmektedir. Vapurun üst kısmına dikkatlice bakarsanız geminin buharı ile caz yapan kadını fark edeceksinizdir.

Nehir kıyısından trene (Riverfront Streetcar) atlayıp bir şehir turu yapalım dedik. Nehir ve Canal Street boyunca çalışıyorlar. Canal Street’ten geçerek City Park’ına kadar vardık. Burası son durak. Oradan geriye kestirmeden Esplanada Ave. üzerinden dönelim dedik. Kestirme olayı her zamanki gibi fiyasko ile sonuçlandı. Büyük İskender’in Pers seferi kadar uzun bir sefer oldu bizimki. Ama o sayede de hiç göremeyeceğimiz yerleri gördük.

Sn. Lois Cemetery ilginç bir yer. New Orleans deniz seviyesinin altında olduğu için ölüleri toprağa gömmüyorlar. Mezarlar yerin üzerinde. Tüm aileyi kat kat mezarlarda üst üste görebiliyorsunuz. Yer tasarrufu acısından da çok mantıklı bence. Bu fikri ithal etmeliyiz. Aşağıdaki fotoğrafta Dante ailesinin mezarını görüyorsunuz. 16 kişilik bir mezar; 11 numaralı sol açık pozisyonunu gözüme kestirdim.

Mezarlıktan Esplanade Ave.’e saptık. Çok güzel bir cadde ve de sanki Katrina buraya hiç uğramamış. Çoğunlukla zengin beyazların oturuyor olması belki bir açıklama olabilir buna. Evler çok güzel, ağaçlar devasa ve caddenin hakimi. Satılık bir evin fiyatı 400 bin dolardı. Gerçi Boston’da bir apartman dairesinin fiyatına denk geliyor ama bir güney şehri için 400 bin dolar epey yüksek bir fiyat.

Yol üzerinde bir evin tadilatında bir Türk girişimcisinin reklamını gördük. Antalyalı vatandaşımız memleket hasretine şirketinin adını Antalya koymuş.

Yol üzerinden otoyola vardık (I-10). Otoyol korusunun altı siyahlar için bir piknik yerine donmuş. N.O’in sıcağından kurtulmak için buraya sığınmaktalar. Herkes arabasını park edip biraları ile demleniyor. Köprünün ayakları resimlerle süslenmiş. Resimler biraz tarih biraz da doğa ağırlıklı. Köprüyü bitirdiğimizde Superdome’a gelmiş olduk. Kapalı spor salonu. Louisiana Superdome olarak adı geçer. Dış mimarisi çok güzel.


Mardi Gras

Mardi Gras Christmas'tan 12 gün sonra başlayan ve dünyaca meşhur bir festival. Bourbon Street üzerinde sağlı sollu evlerin balkonlarından aşağıya sokaktan gecen güzellere atacağınız kolyeler karşılında bu güzellerin üstlerini açmaları bir gelenek. Gördüğümüz kadarıyla Mardi Gras geleneği mart ayı ile sınırlı kalmamış Herkesin keyfi yerinde, alkol de “social lubricate” fonksiyonunu icra edince balkondaki erkek de donunu indirmeye başlar olmuş. Sevgilisinin üstünü açmasını teşvik eden erkekler bir yanda, üst açmak yerine kolye karşılığında öpücük gönderen daha tutucu(!) kadınlar bir yanda. Dediğim gibi herkesin keyfi yerinde.

Çeşitli barların balkonları yani sıra bir de kiralanan balkonlar var. http://www.bourbonstreetbalcony.com/ ‘den bakılabilir buna.

Mardi Gras zamanı şehrin çook çok kalabalık olduğunu, her yerin sidik koktuğunu Yaşar’dan öğreniyorum.

Nihayetinde New Orleans’i çok beğendim. Bu bölgeye gelince gitmemezlik etmeyin.

30 Mayis 2007

1 yorum:

guffy dedi ki...

N.O'ı Katrina'dan 2 ay önce görme şansını yakalamıştım. Bana Amerika'dan ziyade, Avrupa şehirlerini anımsatmıştı.
Bir gece herşeyi göze alıp, Preservation Hall'da 1 saat kadar sıra bekleyip içeri girdik. Küçücük bir yer zaten. Yerde oturuyorsunuz, dipdibe. Ve 20-25 dakika kadar içeride kalıyorsunuz. O sırada verilen jazz konserini dinleyip çıkıyorsunuz. Sizin yerinize bir grup daha alınıyor.